Kayıtlar

Mart, 24 düm. camdaki yansımama bile bakamaz hale geldiğim zamanlar oldu, öylesine nefret ettim kendimden. aşağılık, yılışık, biçimsiz bir et yığınından başka bir şey kalmamıştı benden geriye. o ilkeleri olan, kendiyle barışık, her şeyin karşısında taş kadar sağlam olan ben ben değildim sanki. işte karşımda yılışık yılışık sırıtıyordu bütün yüzsüzlüğüyle. bir an için öyle iğrendim ki kendinden utanmadan karşıma geçmiş bu yaratıktan; hemen o anda onu parçalayıp korkunç acılar çektirerek öldürmek istedim. insanlardan kendini saklayıp duran, yalana batmış aşağılık bir mahluk yaşamayı ne kadar hak ediyordu ki? varlığının bilincini yitirip ne olduğunu şaşırmış, çoktan beridir kendini bulamayan zayıf ve acınası bir varlıktan başka neydim? kendimden tamamen vazgeçmiştim. öyle olduğu için de kendimi hayatın gürül gürül sularına bırakmış dalgalanıp duruyordum. beni buraya getiren seçimlerimin hangi birinin ardında gerçekten ben vardım? ne zamandan beri acılarından, katlanamadığı insanla...

Şubat, 12

Şimdi dümdüz ovaların arasına serpiştirilmiş çiftlik evleri ve soğuktan yaprak döküp kurumuş ağaçları yararak Brüksel'e doğru yol alan bu otobüste -o sıralar henüz yanlış otobüste olduğumu ve Brüksel'in Red Light tadında sokaklarına doğru usul usul yaklaştığımı bilmiyorum- son birkaç ayda yaşadığım her şeyin ne kadar da gerçek olduğunu belki ilk defa tam anlamıyla sezerken, başımı yasladığım camın ilerisinde uzanan sonsuz yerküreye bakıp fark ediyorum ki ben hep sevdim yolda olmayı. Sadece gürül gürül akan nehirlerin; kıvrım kıvrım Ege kıyılarının, upuzun ağaçlarla dolu ormanların, birbiri ardına sıralanan Torosların, karlı bozkırların, hiçbir canlının uçmadığı yükseklikteki bulutların arasında yol alırken değil; her yeni maceramda, başladığım bir okulda, yeni tanıştığım bir insanda, kapağını ilk kez araladığım bir kitapta ve başlattığım bir şarkıda hep yola çıkmanın heyecanını ve yolda olmanın huzurunu duydum. Nereye varacağımı hiç planlamadan, nereye gittiğimi düşünmek i...

hashtag eski dostlar

Her şey bittiğinde koca yıkıntılardan geriye bir tek eski dostlar mı kalır? Hem de en acımasız affedicilikleriyle? Geçen zamanı affederek kollarını açan dostlarımız varsa hala umut var mıdır yaşamak için? Hayat kalabalık arasında ne kadar çekilmezse yalnızken de bir o kadar korkunç olabiliyor, o sınırı aştıktan sonraysa eski bir dostun telefonun ucundan gelen sıcacık sesi bile her şeyi bir anda silivermeye yetiyor. Mesele aslında kendini sevmekle kapanmıyor, aksine o zaman başlıyor: senin kendini sevdiğin kadar başkalarının da seni sevmesine muhtaç olduğunu anladığın an bunca zaman içine yönelmiş gözlerin kendini kapattığın bedeninden çıkarak dışarıya bakmaya başlıyor. O zaman kendini sevebilmenin de ancak başkalarının ona beslediği sevgide tezahür ettiğini fark ediyor insan: öyle ki onların pes etmek bilmeyen dostluklarında çıplak ayak alabildiğine koşabilirken kendine olan bütün sevgin o topraklarda filizleniyor. İnsanın kendi içine tohumlarını atıp yeşerttiği bir fidanın o toprakla...

Run forest run

Ocak 5, 2018 Şanssızlığımızı ve kötü talihimizi bundan yarar sağlamak mümkün olmadıkça üzerimize giymeyiz, yakıştırmayız kendimize. Şanssızlığı kabullenmek, nerden ve neden geldiği belirsiz bir laneti kabul edip cüzzamlı muamelesi görmeye de razı olmak gibidir çünkü; oysa biz sadece yeterli çabayı gösteremediğimiz zamanlarda suçu kadere ve talihe atmayı severiz.  Öyle zamanlarda talihine ve varlık ötesi diğer güçlere karşı savaşan bir süper kahraman imajı çizmek daha yakışır çünkü. “Ne yaptıysam olmadı, kaderde yokmuş!” “Çok şanssızım ne yaparsam yapayım sürekli önüme yeni engeller çıkıyor.”  Falan filan. En kolayı da tüm bunlar bizim tercihlerimizden ve enerjimizden tamamen bağımsız bir grup olaymış da başımıza geldiği yıl içinde o yıl boyunca boğuşalım diye bize özel planlanmış şanssızlıklar dizisiymiş gibi davranarak her sene sonunda “2017 hiç benim yılım değildi; başıma ne geldiyse bu yıl geldi. Artık 2018’de her şey daha güzel olsun sonunda bende mutluluğu bulayım!” ...

Şanssızlık tutanağı

Hayatımızda hiçbir şeyin düzgün gitmediği zamanlarda dünyadaki bütün kötülüklerin bizim başımıza geldiğine inanırız. Aslında onunla yaşamaya alıştığımız şeyler bile böyle zamanlarda büyük şanssızlıklar ve külfetler dağı olarak büyür büyür büyür gözümüzde. Öylesine büyür ki hatta bütün şanssızlıkları atlattıktan sonra kendimizle baş başa kalıp ne kadar şanssız olduğumuzu, başımıza gelenleri nasıl atlattığımızı, nelerin yaşanıp bittiğini düşünmeye başladığımız o an, hiçbir şeyle alakası olmayan bir fikre; bir söze, belki düşen bir yaprağa oturup ağlamaya başlarız. Hem de öyle bir ağlama ki ciğerimiz sökülür, gözlerimiz önümüze akarcasına. İşte böyle zamanlarda gerçekten şanssız olduğumuz, bir şeyleri yanlış yapmış olmaktan dolayı cezalandırıldığımız ya da lanetlenmiş falan olduğumuzdan mı tüm bunlar durduk yere başımıza gelmeye başlar yoksa aslında şanslı olduğumuz için o an başımıza gelebileceklerin daha kötülerinden korunmuş ve iyi kötü bütün şanssızlıkları başımızdan bir şekilde ...

Belki...

Küçük karıncaların, gökyüzüne uzanan sonsuz bir ağaç gövdesine tırmanmasını izlemek gibi dünyaya dışarıdan bakmak. Bir an için durup ruhumuzun bedenimizden ayrılarak tüm bu yaşama uğraşına dışarıdan bakabildiğini düşündüğümüzde göreceğimiz manzara böyle bir şey olurdu muhtemelen: Sayısız girintiler, çıkıntılar, dallar, yapraklar üzerinde kımıl kımıl hareket eden binlerce karınca. İnsanlar yaptıkları tercihlerle önlerine çıkan milyonlarca yeni seçenekle seçme şansını kaybettikleri milyonlarca başka seçeneğin hayatlarını nasıl çepeçevre sardıklarını bilmeksizin yaşarlar. Plan yapmanın, olasılıkları hesaplamanın, tesadüflere güvenmenin hiçbir anlamı yoktur aslında çünkü biz fark etmeksizin en ufak tercihimiz, belki bir tek adımımız bile kelebek etkisi yaratır hayatımızda ve bir anda kendimizi hiç hesaplamadığımız bir yerde buluveririz. Hayatı olduğu gibi yaşamanınsa daha da zor bir yanı vardır ki bu da dalgalı bir denizdeki kayık gibi savrulmasına neden olur insanın. Böylece bazen seç...

Kasım, 25

Doğru insanlarla yanlış zamanlarda karşılaşmak diye bir şey var mıydı?  Onların ‘doğru’ kişi olduğundan ve o zamanın ‘yanlış’ zaman olduğundan nasıl emin olabilirdik?  Başka bir yüzyılda ve Marsta hayatımıza devam ediyor olsaydık kesinlikle aradığımız şeyi bulmuş olacağımızdan nasıl bu kadar eminiz?  Belki de ne aradığımızı hiç bilmiyoruz. Birilerini üzmemek için ‘yanlış’ zamanda karşımıza çıkan ‘doğru’ insan olduklarını söylemek züğürt tesellisinden başka bir şey değildir. Hiç kimse ‘doğru’ insan değil. Değişim her saniyeyi ele geçirmişken stabil kalabilen ya da bizle uyum içinde değişen bir doğru insanın varlığına inanmak bu yüzyıl için biraz fazla romantizm.  Dürüst olalım, kapitalizm “uzun vade yok” sloganıyla yükselirken sadece değişime, yenilenmeye ve gelişmeye açık bir ekonomi algısını empoze etmiyordu; iş hayatında “yaratıcı yıkım” akımına kendini adapte eden bireylerin sosyal ve kültürel anlamda da değişime açık oluşları uzun vadede güven ve...

Kasım, 19

Ne zaman ilişkilerimde her zaman olduğumdan fazla ilgili, fazla fedakar ve fazla özverili bir insan olsam ayrılıklarım da normalde olduğundan bir o kadar fazla acı yaratır oldu zihnimde. Halbuki ben böyle değildim bir zamanlar, ve hala bir yanım var ki bir türlü umursamayı, vefalı olmalı ve yas tutmayı beceremiyor. İçimde bir ben, kimseye değer vermek için çabalamayıp gününü gün etmeye bakarak sıkıldığında insanları umutlu bağlılıkları ve aniden karşılaştıkları ayrılığın hayal kırıklığı ile bırakıp giderken; bir diğeri var ki sadece kendi çabaları ile hırpalanarak yürüttüğü bir ilişkinin aylar önce sessiz sedasız bir rafa kaldırılmasını hala sindiremiyor. Hatta öyle ki, aynı anda birkaç kişiyle birliktelikler, ne idüğü belirsiz ilişkiler, flörtler ve arkadaşlıklar yürütürken bile tatmin olmuyor ve onu hiçbir açıklama yapmadan bırakıp giden bir erkeğin geride bıraktığı belirsiz acılar bulutu içinde çırpınarak bir kabustan uyanmaya çalışırken, bir sağa bir sola dönüp bir türlü nedenini ...

Kasım 4, 2017

Şans, kadere küsmemek için uydurduğumuz bir teselli miydi? Yoksa hayalini kurduğumuz ve başımıza gelmesini arzuladığımız bereketli olayların istediğimiz zaman talih kuşu gibi kafamıza konuvermesi şans ve kötü zamanlama ise şanssızlık mıydı? Belki de hiçbirimiz şanslı ya da şanssız değildik de sadece olması gereken zamanda olmamız gereken yerde değildik. Hatta o bile değil de, hepimiz doğru zamanda doğru yerdeydik de yaşanması gerektiğine inandıklarımız aslında yaşanması gerekmeyenlerdi. Kendimizi ne kadar iyi tanıyorduk? Neyi niçin istediğimizi gerçekten biliyor ve hayatımızı da tüm bu arzularımızın yörüngesinde döndürmeyi becerebiliyor muyduk? Ya fark etmeden yörüngeden çıkan ufak tefek tepkilerimiz oluyor ise ve tüm bu farkında olamadığımız yörüngeden çıkmalar kaderin karşısına koyduğumuz "tesadüf"ler ise? Oldum olası kader ile tesadüfün neden birbirini dışlayan iki düşman gibi bir türlü yan yana gelip de birbiri içinde kendilerine yer bulamadıklarını bir türlü anlamadım. D...