Kayıtlar

Bilmek ya da bilmemek, iste butun mesele bu

"Bilmek", insanin akli yeterligi mevcut olmasi halinde, belki saliselerden kisa bir anin icine sigdirdigi bir eylem. Gormek gibi. Halihazirda sag tarafinda bulunan catala yonelen bakislarinin, eger biyolojik ve mental bir engel de bulunmuyorsa, o catala degmesi aninda gorme eylemenin gerceklesmesi gibi; mevcut bir durum, bir varlik yahut bir gercekligin, akli merekelerin yerinde olmasi sartiyla, insanin algisina dokundugu ve mevcudiyetinin kavrandigi anda "bilmek" eylemi gerceklesir. Bu bakimdan "anlamak"tan farklidir bilmek; anlamak bir sureci, birikimi ve analiz etmeyi gerektirir. Bu sebeple anlamak tekil sonuclar dogurmaz, daha ziyade 'anlamlar'i vardir anlanilan seylerin. Hem kisinin kendisi icin farkli zamanlarda, farkli deneyimler sonucunda farkli anlamlar ortaya cikabilir hem de herkes icin bir gerceklik farkli anlamlara gelebilir. Halbuki bilmek bunun tam da aksine tekil bir eylemdir, herkes bir gozlugun gormeye yaradigi ogretildiginde ona...

kendimi daha ne kadar erteleyebilirdim bilmiyorum

Sen hiç bir nisan güneşinin altında ılık ılık ağladın mı? Sebepsiz Dertsiz Gamsız Safi mutluluktan Safi güneşten Safi aşktan Sen hiç bir nisan güneşinin altında yaşamaya aşık oldun mu? Geceyi beklerken umarsızca Çırpınırken yaşamaya Ve  var olamazken  hiçbir anın içinde  Sen hiç bir nisan güneşinin altında uzaklara diktiğin gözünün ucuyla saçlarına dokunan güneşin ışıltısını görüp ağladın mı? Bir anne şefkatiyle okşadığından Eski bir aşkın anısı gibi gulümsettiğinden Içine hayat tohumları serptiğinden Sen hiç bir nisan güneşinin altında gözlerinin ıslanamadığı ayların acısını çıkardın mı? Gürül gürül taşan öfkeli nehirler gibi Kapı bacayı savuran fırtınalar gibi Akdeniz gibi rüzgarlı bir günde kayaları dövmekten yorulmuş, ikindi güneşinin öpücükleriyle sakinleşerek kumsalı tarayan Sen hiç bir nisan güneşinin altında çok eski bir tanıdıkla karşılaşmanın şaşkın mutluluğunu tattın mı? Unutulmuş zamanlarda, bir raf arkasında bırakılm...

gençliğimin renaissance'ı

Baharın cemreleri düştü hayatıma. Büyük umutlarla serptiğim tohumlarım, hayal kırıklıklarıyla sulanmışken yeşeriyor sonunda Nisan güneşinin altında. Hayretle izliyorum çiçeklenen baharını ömrümün, her bir rengi öylesine yeni ki gözüme, sanki daha önce hiç bahar değmemiş şu bedenime; burnuma gelen her koku mutlu yaz akşamlarımın anılarını hatırlatıyor. Ben hiç böyle çiçeklenmiş miydim bir baharda? Ömrümün baharı gelmiş gibi bir telaş var şimdi bedenimde: her bir zerrem bu cıvıltılı renklere bulanmak, umutlu kokularını içmek için çırpınıyor. Bir yandan da gizli bir korku tütüyor sol yanımda, tek bir yaprağımın yeşillenişini bile kaçırmaktan. Bıraksalar tüm gün aynanın karşısında göz bebeklerimin etrafının sarılara bürünüşünü izleyeceğim şu Nisan güneşi her dokunduğunda. Bahar güneşi nasıl kudret dağıtıyorsa toprağa ve koca meşelerin, söğütlerin ve kiraz ağaçlarının köklerine, tıpkı öyle bir kudretle gönlümü kutsuyor şimdi bahar güneşi. Göz bebeklerime umutsuzluğun yağdığı çetin kı...

mart, 5

Kaçıyorum Kaçıyorum Kaçıyorum Bütün hayatım boyunca kaçtım. Koş, koş, koş, koş, koş, koş, k… Önce insanlardan kaçtım, sahte samimiyetlerinden; anlamsız telkinlerinden, ihtiyaç duymadığım müdahalelerinden kaçtım. Duvarlarıma tırmanmasınlar istedim, beni onların ‘insanlık’ dediği o ilkel hayvansı vahşiliklerinden ayıran görünmez camlarıma defalarca çarpıp rahatsız etmesinler istedim. Sonra mutluluktan kaçmaya başladım. En son çocukken katıksız mutluluğu tatmıştım, hatırlamıyorum. Ne zaman çok gülsem hem çok ağladım. Sonradan anladım ki hayatta mutluluk bir daha çocukken damarlarımda aktığı gibi akıp vücuduma can vermeyecek. Hayatımın yolunda gittiğine inanmama ramak kalan her an, beraberinde bitmek bilmez kabuslar ve uykumu bölen sarsılışlarla geliyordu. Katıksız mutluluk olmadığı gibi, her mutluluk damlası için azap denizlerinde boğulmam gerekiyordu. Ben de vazgeçtim. Sonra sevgiden kaçmaya başladım. Kendime bile küstüğüm zamanlarda yüzümü onlara dönebilirim sandığım beni...

hayatımın kısacası

Şubat 22, Her cuma sabahı 9.40 dersini mutlaka yakalarım. Son derece sıkıcı olduğu tüm öğrencilerce yıllardır doğrulanıp duran; bundan dolayı profesörün de dersin ve bilhassa kendisinin sıkıcılığından haberdar, tekdüze ingilizce aksanı ile sınıftaki sandalyelerin yarısını doldurmaya yetmeyecek birkaç öğrenciye üç beş bir şey öğretmeye çabalayışı her cuma sabahı içimi tarifsiz bir huzurla doldururdu; neden bilmem ama kendimi güvende hissettiğim  -bir derste insanın kendini güvende hissetmemesi neden ve niçin mümkün olur bilmem- nadir ders saatlerinden biridir. Yalnız bu cuma öğleden sonraki dersim hoş bir tesadüf eseri iptal edilmiş olduğundan haftalardır 10.30da ders sonunda yaşadığım güvensiz kampüs hayatıma dönüşün burukluğu altında saklı o aylak öğrenci mutluluğu ile arabama doğru yollanarak 13 dakika içinde evimde olmanın ve bütün gün aylaklık edip kitaplarım arasına gömülmenin ve en önemlisi de gece yapacağım film maratonu için aylar önceden indirdiğim 5 tane Harry Po...

hallelujah

hayatimin en guzel aniymis, bilmiyordum... some moments in life are the ones that worth so much only after they come to an end. these are the moments which are always remembered to be the best of our lives despite all mistakes, regrets, and even wastes. what makes them so special is maybe the fact that it doesn't feel like a part of your life but rather a deep dream that affects you days and days after waking up. every story belonging to these times feels like coming from years ago and from a different world. most importantly, all the names you remember, every feeling still warming up your heart, every song you listened in one of those moments or while you were biking along the way to your lover, and every smile you can't get out of your mind are the things that can never belong to this world, and to your real life ever. such pure untouched moments in life to be missed forever, no matter how many years pass away..

doyumsuz sohbetler

erken baslayanlar mi hayata yorulurdu en basta? farkinda olmaksizin cilesini ceken insanlarin yolu aslinda ermislige dogru kivrim kivrim kivriliyor muydu da bazilarimizin basina gelen her sey sirf onlar o yola girsinler diye mi geliyordu merak ederim bazen. cunku kendimi de hep onlardan biri sandim ben ezelden... erken kalkan yol alirmis da peki erken yol alan erken mi tukenirdi bunu kimseler soylemedi. muhakkak oyleydi yoksa gencecik bedenlerin altinda siziyan ruhlar boyle halsiz ve buruk, pariltisi yitip gitmis kalmazdi. hayat enerjisi insanin tohumuna serpilmis ve dogumdan itibaren icinde giderek buyuyen bir cevher miydi de acilarla, uzuntulerle, kirginliklar ve yorgunluklarla karsilastikca eskiyip dokulmeye baslasin ve nihayetinde tukenip yok olsun? oyleyse ne zaman bu isik sonmeye baslardi insanin icinde, umudumuz yitince mi; bir daha kalkamayacagina inanarak dusunce mi yoksa ilk kez kadere ictenlikle isyan edince mi? evet bazilarimiz bizim simdi gectigimiz yollari d...

every competition is unfair

every competition is unfair. no matter what the rules and whoever the players are. it is such a useless effort to try to regulate the market, while you don't even have a fair game at all. the thing is, every game in life that has been played by human beings is a zero-sum game which always favours the enthusiasm of the winners. thus, there needs to be a loser in every game to satisfy the winners not only that but also to satisfy the conditions of the game. because it is a pitcher filled by winners, it brims over with one tiny little drop of loser's surplus. life is all about competition. all about the games without rules. I wish there would be an authority that could regulate our lives when they realise that the conditions of the competition are distorted somehow in us.  déformation professionnelle ! well, this is not just solely about ourselves but rather the life. whatever we do, we engage in some sort of competition by the time we get involved in a relat...

donna juan

sonunda anladim. ben sevilmek degil sevmek istiyordum, buydu ruhumu doyuran, canima can katan. cunku severken kendi okyanusumun derinliklerine inebiliyordum ancak, el degmemis mercanlar kesfediyordum oralarda; sesi duyulmamis benler vardi asagilarda. yillarca benden biriktirdigim her sey en dibe oturmus bir hazine sandigi gibi bekliyordu kapagini actiracak bir adamin gelmesini, hissetmesini icimde sakli kalanlarin mevcudiyetini; sonra korkusuzca dalabilmesini soguk sulara. oyle ki severken ben de yeniden taniyordum kendimi ve her seferinde tekrar asik oluyordum; fakat bu sefer kendime. sevme kudretinden nasibini almis yuregimin inceliklerine sasip kaliyordum ya, sirf bu yuzden her askta bir baskaydim ben. bundandi belki de hayatima giren erkeklerin kapanan kapilarimin arasina ayaklarini sikistirmalari her defasinda. herkes boylesine sevilmek isterdi elbette. evet, bir isik huzmesi iner gibi aydinlaniyor adeta icime bakisim; ben meger sevdigime degil sevmeye asikmisim. hah, Lord Byron d...