Kayıtlar

immaturity of escaping

Sorunlardan, kavgalardan, kalp kirikliklarindan kacmak cocukluk muydu yoksa hayatin bunlara degmeyecek kadar hizli gectiginin bilincinde olmak miydi? kendinle ilgili cok fazla mi itirafin vardi yoksa bunlar perde arkasina saklanan birer gizden ziyade aciklik ve cesaretle gozler onune serebildigin  kisiliginden parcalar miydi? insanlarin dusuncelerini umursamak istemeden yasanan hayatlar en sonunda yine can yakan sonuclarla geliyorsa karsimiza, baskalarinin sivri mizraklarindan kacarak kendimizi saklamak mi lazimdi yoksa ne kadar hoslanmasak da etimize batan her mizraga bir kufur savurup yoldan sasmamak mi? baskalarinin kisiligin hakkinda sahip oldugu 'yanilgili' yargilarina can sikmak onlarin, sen kabul etmekten kacsan da, senin gercekliginin bir parcasi oldugunun acikli tahakkuku muydu yoksa.. yoksasi yok. sirf 'sen' oldugun icin, bazense 'sen'in sinirlarini kendin belirleyebilmeyi ve bir baska kisilige burunebilmeyi umarak hareket ettigin icin, ustune yigil...
"İlkeleri olan güçlü kadınları kimse sevmez: diger kadinlar kiskanmak illetine yakalanma zayifligini gosterirken; erkekler basit ve ilkel birer organizamaya sahip maskulin argumanlarin arkasina saklanmis korkak yaratiklardir -fakat seviyelerini aşmaya cesaret etmeyecek kadar da ku rnaz."
Nisan, ? "Many people are ideologically conservative but operationally liberal."
yalniz kalmaktan korkuyorum. biliyorum, aglayacagim.
hayatimin yanima yaklasan herkesi acittigim bir donemindeyim, vahsi bir hayvan gibi.
Mart, 24 düm. camdaki yansımama bile bakamaz hale geldiğim zamanlar oldu, öylesine nefret ettim kendimden. aşağılık, yılışık, biçimsiz bir et yığınından başka bir şey kalmamıştı benden geriye. o ilkeleri olan, kendiyle barışık, her şeyin karşısında taş kadar sağlam olan ben ben değildim sanki. işte karşımda yılışık yılışık sırıtıyordu bütün yüzsüzlüğüyle. bir an için öyle iğrendim ki kendinden utanmadan karşıma geçmiş bu yaratıktan; hemen o anda onu parçalayıp korkunç acılar çektirerek öldürmek istedim. insanlardan kendini saklayıp duran, yalana batmış aşağılık bir mahluk yaşamayı ne kadar hak ediyordu ki? varlığının bilincini yitirip ne olduğunu şaşırmış, çoktan beridir kendini bulamayan zayıf ve acınası bir varlıktan başka neydim? kendimden tamamen vazgeçmiştim. öyle olduğu için de kendimi hayatın gürül gürül sularına bırakmış dalgalanıp duruyordum. beni buraya getiren seçimlerimin hangi birinin ardında gerçekten ben vardım? ne zamandan beri acılarından, katlanamadığı insanla...

Şubat, 12

Şimdi dümdüz ovaların arasına serpiştirilmiş çiftlik evleri ve soğuktan yaprak döküp kurumuş ağaçları yararak Brüksel'e doğru yol alan bu otobüste -o sıralar henüz yanlış otobüste olduğumu ve Brüksel'in Red Light tadında sokaklarına doğru usul usul yaklaştığımı bilmiyorum- son birkaç ayda yaşadığım her şeyin ne kadar da gerçek olduğunu belki ilk defa tam anlamıyla sezerken, başımı yasladığım camın ilerisinde uzanan sonsuz yerküreye bakıp fark ediyorum ki ben hep sevdim yolda olmayı. Sadece gürül gürül akan nehirlerin; kıvrım kıvrım Ege kıyılarının, upuzun ağaçlarla dolu ormanların, birbiri ardına sıralanan Torosların, karlı bozkırların, hiçbir canlının uçmadığı yükseklikteki bulutların arasında yol alırken değil; her yeni maceramda, başladığım bir okulda, yeni tanıştığım bir insanda, kapağını ilk kez araladığım bir kitapta ve başlattığım bir şarkıda hep yola çıkmanın heyecanını ve yolda olmanın huzurunu duydum. Nereye varacağımı hiç planlamadan, nereye gittiğimi düşünmek i...

hashtag eski dostlar

Her şey bittiğinde koca yıkıntılardan geriye bir tek eski dostlar mı kalır? Hem de en acımasız affedicilikleriyle? Geçen zamanı affederek kollarını açan dostlarımız varsa hala umut var mıdır yaşamak için? Hayat kalabalık arasında ne kadar çekilmezse yalnızken de bir o kadar korkunç olabiliyor, o sınırı aştıktan sonraysa eski bir dostun telefonun ucundan gelen sıcacık sesi bile her şeyi bir anda silivermeye yetiyor. Mesele aslında kendini sevmekle kapanmıyor, aksine o zaman başlıyor: senin kendini sevdiğin kadar başkalarının da seni sevmesine muhtaç olduğunu anladığın an bunca zaman içine yönelmiş gözlerin kendini kapattığın bedeninden çıkarak dışarıya bakmaya başlıyor. O zaman kendini sevebilmenin de ancak başkalarının ona beslediği sevgide tezahür ettiğini fark ediyor insan: öyle ki onların pes etmek bilmeyen dostluklarında çıplak ayak alabildiğine koşabilirken kendine olan bütün sevgin o topraklarda filizleniyor. İnsanın kendi içine tohumlarını atıp yeşerttiği bir fidanın o toprakla...

Run forest run

Ocak 5, 2018 Şanssızlığımızı ve kötü talihimizi bundan yarar sağlamak mümkün olmadıkça üzerimize giymeyiz, yakıştırmayız kendimize. Şanssızlığı kabullenmek, nerden ve neden geldiği belirsiz bir laneti kabul edip cüzzamlı muamelesi görmeye de razı olmak gibidir çünkü; oysa biz sadece yeterli çabayı gösteremediğimiz zamanlarda suçu kadere ve talihe atmayı severiz.  Öyle zamanlarda talihine ve varlık ötesi diğer güçlere karşı savaşan bir süper kahraman imajı çizmek daha yakışır çünkü. “Ne yaptıysam olmadı, kaderde yokmuş!” “Çok şanssızım ne yaparsam yapayım sürekli önüme yeni engeller çıkıyor.”  Falan filan. En kolayı da tüm bunlar bizim tercihlerimizden ve enerjimizden tamamen bağımsız bir grup olaymış da başımıza geldiği yıl içinde o yıl boyunca boğuşalım diye bize özel planlanmış şanssızlıklar dizisiymiş gibi davranarak her sene sonunda “2017 hiç benim yılım değildi; başıma ne geldiyse bu yıl geldi. Artık 2018’de her şey daha güzel olsun sonunda bende mutluluğu bulayım!” ...