Kayıtlar

Kasım, 25

Doğru insanlarla yanlış zamanlarda karşılaşmak diye bir şey var mıydı?  Onların ‘doğru’ kişi olduğundan ve o zamanın ‘yanlış’ zaman olduğundan nasıl emin olabilirdik?  Başka bir yüzyılda ve Marsta hayatımıza devam ediyor olsaydık kesinlikle aradığımız şeyi bulmuş olacağımızdan nasıl bu kadar eminiz?  Belki de ne aradığımızı hiç bilmiyoruz. Birilerini üzmemek için ‘yanlış’ zamanda karşımıza çıkan ‘doğru’ insan olduklarını söylemek züğürt tesellisinden başka bir şey değildir. Hiç kimse ‘doğru’ insan değil. Değişim her saniyeyi ele geçirmişken stabil kalabilen ya da bizle uyum içinde değişen bir doğru insanın varlığına inanmak bu yüzyıl için biraz fazla romantizm.  Dürüst olalım, kapitalizm “uzun vade yok” sloganıyla yükselirken sadece değişime, yenilenmeye ve gelişmeye açık bir ekonomi algısını empoze etmiyordu; iş hayatında “yaratıcı yıkım” akımına kendini adapte eden bireylerin sosyal ve kültürel anlamda da değişime açık oluşları uzun vadede güven ve...

Kasım, 19

Ne zaman ilişkilerimde her zaman olduğumdan fazla ilgili, fazla fedakar ve fazla özverili bir insan olsam ayrılıklarım da normalde olduğundan bir o kadar fazla acı yaratır oldu zihnimde. Halbuki ben böyle değildim bir zamanlar, ve hala bir yanım var ki bir türlü umursamayı, vefalı olmalı ve yas tutmayı beceremiyor. İçimde bir ben, kimseye değer vermek için çabalamayıp gününü gün etmeye bakarak sıkıldığında insanları umutlu bağlılıkları ve aniden karşılaştıkları ayrılığın hayal kırıklığı ile bırakıp giderken; bir diğeri var ki sadece kendi çabaları ile hırpalanarak yürüttüğü bir ilişkinin aylar önce sessiz sedasız bir rafa kaldırılmasını hala sindiremiyor. Hatta öyle ki, aynı anda birkaç kişiyle birliktelikler, ne idüğü belirsiz ilişkiler, flörtler ve arkadaşlıklar yürütürken bile tatmin olmuyor ve onu hiçbir açıklama yapmadan bırakıp giden bir erkeğin geride bıraktığı belirsiz acılar bulutu içinde çırpınarak bir kabustan uyanmaya çalışırken, bir sağa bir sola dönüp bir türlü nedenini ...

Kasım 4, 2017

Şans, kadere küsmemek için uydurduğumuz bir teselli miydi? Yoksa hayalini kurduğumuz ve başımıza gelmesini arzuladığımız bereketli olayların istediğimiz zaman talih kuşu gibi kafamıza konuvermesi şans ve kötü zamanlama ise şanssızlık mıydı? Belki de hiçbirimiz şanslı ya da şanssız değildik de sadece olması gereken zamanda olmamız gereken yerde değildik. Hatta o bile değil de, hepimiz doğru zamanda doğru yerdeydik de yaşanması gerektiğine inandıklarımız aslında yaşanması gerekmeyenlerdi. Kendimizi ne kadar iyi tanıyorduk? Neyi niçin istediğimizi gerçekten biliyor ve hayatımızı da tüm bu arzularımızın yörüngesinde döndürmeyi becerebiliyor muyduk? Ya fark etmeden yörüngeden çıkan ufak tefek tepkilerimiz oluyor ise ve tüm bu farkında olamadığımız yörüngeden çıkmalar kaderin karşısına koyduğumuz "tesadüf"ler ise? Oldum olası kader ile tesadüfün neden birbirini dışlayan iki düşman gibi bir türlü yan yana gelip de birbiri içinde kendilerine yer bulamadıklarını bir türlü anlamadım. D...
Nasıl da ağzı bozuk dişil bir haykırış... O kıvrımlı vücudundan, zarifçe uzanan ince boynundan, etine dolgun iri kalçalarından beklenmeyecek pes bir tondan, kaba, ahlaksız seslerlerle önümüzde salınarak bağırıyordu kontrabas. Ve o an midemde solucanların kıvrım kıvrım dolaşarak boğazıma yükseldiklerini duydum. Klasik müzik bile nasıl da mide bulandırıcı olabiliyordu talihsiz bir günde.

Ağustos, 31

Bazen günde 1 paket sigara içmeme rağmen ertesi gün  hayatımda ağzıma koymamış gibi yabancılaşıp iğrenerek uzak dururdum tek dal sigaradan. Dorio Moreno 'her akşam sarhoş'a ses verirken salıncakta yavaş ve ritmik salınarak kitap okuduğum o an birden neden böyle olduğumu anladım. Özgürlüğüme ve başıma buyrukluğuma öylesine bağlıydım ki nikotinin bile esiri olamayacak kadar uzaktım bağımlılıklardan, hiçbir şeyin beni hapsetmesine izin vermiyordu bedenim.. bunun gibi bi' sürü şey.. bu gece yine dilek taşı çalıyor

Eksik bir hikayenin sonu

Geceler uzun, gündüzler kısaydı. Tıpkı 4 yıl önce olduğu gibi. Güneş doğmadan bitmeyen geceler kahkahalarla, kaçamak bakışlarla, söylenmeyen sözlerle, akılda kalanların yüreğe vuran sızısıyla, tesadüflerle, yaz günlerinin o anlaşılmaz hızı ve neşesiyle, yazlık arkadaşlıklarının hatıraları arasında ardı ardına geçip gidiyordu. Önceden olsa böyle gecelerden sonra yastığıma başımı her yalnız koyuşum içimi burkar, ağlardım. Oysa şimdi gündüzlerin geceleri, gecelerin gündüzleri kovaladığı bu zamanların kuvvetli sularına kendimi bırakarak, zamanı gelip bir köşede durup nefeslenmeyi bekliyorum. Bazen, o zaman hiç gelmeyecekmiş gibi birbirine geçiyor geceler ile gündüzler, o zaman geçen zamanı hiç yaşamamışım gibi uzaklaşıyorum kendimden, anda kayboluyorum, gözlerime yaşlar doluyor. Bir bakış, bir selam, tek bir hareketlenme bütün vücudumu tir tir titretiyor hâlâ. 4 yıl olmuş, dile kolay. Dün gibi. Ama bir şeyler yitermiş. Kendimi yokladığımda içimde o eski heyecanları göremedim. Kalbim dudakl...

Aralık, 20

canım her yandığında, insanlar beni hırpaladıkça, gözlerimden ılık yaşların senin yüzünden durmaksızın aktığı aktığı aktığı ve yanaklarımdan kayarken tenimi yaktığı zamanlarda bile hep sana döndüm koşarak... herkesten kaçarak kendimle baş başa kaldığım ve içime baktığım zaman orada hep seni gördüm... ben artık bende değilim, senle bir olduğumu hissettiğim o günden beri yokluğunla bile yarım kalan parçamı tamamlamaya çalışıyorum... tanımadığım bedenlere değse de tenim, bazen kalbim hoplasa da bir başkası için ben her zaman yine sana dönüyorum sevgilim... beni terk ettiğin günden beri hayalinden ve anılarından başka kimsem kalmadı, yapayalnızım... şimdi sarsıla sarsıla ağlarken ben sarıl bana sıkıca, öyle sıkı sarıl ki ben de senin içinde bir yer bulayım kendime... öyle sarıl ki yalnızlıklarımdan sıyrılayım, bir daha gitmeyeceğine inanayım... gideceksen bile sarıl, sadece bir saniye için bile olsa inandır beni, umutsuzum sevgilim, umudum ol...

ECCE HOMO!

Ferşi geç, arşı atla, sidreyi aş; Gör, ne var maverada ibrethiz Tevfik Fikret Doğumla ölüm arasına kaç kelimelik cümleler, ne kadar yüksek kahkahalar, ne kadar dost, kaç veda, kaç anı, ne kadar sancı sığdırabilir insan? Hayat değer mi bunca uğraşa? Tek nefese sığmaz mı bir koca ömür? Ayfer Tunç yerinde tespitiyle bu konuya basit bir açıklama getiriyor: “Hayatın bir anlamı yoktur ama yaşamak hayata bir anlam verme uğraşıdır.”  (Ayfer Tunç) Doğum ile ölüm arasına sığdırılan hayat basit bir inattan ve alışkanlıktan başka bir şey değildir aslında. Bu tanımı yapabilmek umuduyla pek çok yazar aynı soruyu sormuştur:  “Dünya bu kadar meraka ve heyecana değer mi?”  (Peyami Safa) İlk nefes, hayata ve dünyaya açılan ilk kapı, sancıların ve ağrıların da insanın iliklerine kadar işlediği ilk andır. İlk adım, kederin dalgaları arasında savrulmaya götürür insanı sonra insan büyür, büyür ve öğrenir neyle başa çıkacağını. Bu büyüklük ağır gelir küçük omuzlara, insan yoru...

Eylül, 1

Resim
Aşkımızın arka planında çalıyor şimdi. Sen,  canımı en çok yakan yaramsın; içimde varlığını her an duyduğum. Kanadıkça bedenimi titreterek yalnızlıklarımdan arındıran ve hiç kapanmayan o yara. Geceleri uykumdan  uyandıran sızımsın, yolda yürürken, müzik dinlerken, kalabalıkta kaybolmuşken beynimde zonklayan bir tümör...  İmkansızım olmasan belki böyle istemezdim seni. Sahi ya aşk her zaman imkansız mıdır?  Her söz elimden düşerek kırılan cam parçaları gibi. Öyle hafif, öyle manasızlar dilimde. Keşke elini kalbimin üstüne koysan ve duysan söyleyemediğim cümleleri. Kelimelerimi yitiriyorum, neredesin?  Yüreğimin zincirlerini kır ve git. Seni senle yaşayamam buna müsaade etmezsin, bilirim. Veda etme, girdiğin o kapıdan çık ve git. Sensizliğin toprağını at üzerime ve git. Öylesine özledim ki... N'olur git...