Kayıtlar

runaway

Yazmıyorum bu kez. Yazarsam onunla yüzleşmek zorunda kalacağım. Bırak kalsın. Biriksin içinde ya da harlanmadan sönsün. Ya da bardak bardak su dök ama ne sönsün ne yalazlansın. İçinde çıtırdasın duy ama kulak verme. Onu düşünme. Hissetme. Hissettirdiklerine de kulak verme. Kaç yine sen. Her zaman kaçtığın gibi ama durma bu kez soluklanmaya bile. Arkana bakmadan kaç. Tüm hızınla ve kuvvetinle. Bir an tereddüt edecek olursan seni kabuslarında boğacağını bil. Tek bir kelimeyi değer görüp de dile getirirsen ona dair, dilinin tutulup kelimeler altında ezileceğini hatırla. Hadi bakma öyle boşluğa! Dalma uzaklara kısa da olsa. Anlam da arama öyle her şeyde. Dünyayı seyredip sahte romantizmlere de kapılma. İnsan hayatından yola çıkıp öyle duygulu laflar da etme. Yakınma sürekli. Bir sen varsın zannetme. Yalnızlığı da bir an için olsun aklına diline koyma. Hadi kalk bu kez şımarma, artık büyüdün. Sen iyisi mi koşmaya başla, çok bile yazdın.

mani

daha önceleri, yakıcı sıcağın yerini ılık bir kızıllığa terk ettiği yaz akşamüstlerinin ve yazla beraber umutların da sonuna gelinen bu zamanda, ilk defa her şey yeni başlıyordu. içimi umutla dolduran bu temmuz havasında garip bir hafiflik vardı. sanki saçlarımın ucundan damlayan su, esen yele dokundukça ufukta asılı kalan kızıllığa karışarak gökyüzünün moruna akıyordum.  başımı uzattığım pencereden hızlanarak vuruyordu yüzüme akşam rüzgarı, ankara geceleri yazları da serin olurdu. geceye hazırlanan rüzgar ıslak saçlarımı adeta okşuyordu; nefesime gülücükler dolduruyordu, bilmem neden...  hiçbir zaman iyimser bir insan olmadım ama bazı bazı içim yaşama dair umutlarla dolar böyle. geçmişten bir koku, havanın ağırlığı, kısa bir melodi, bir anı, hatırlayış... bu temmuz yelinin aklıma estirdiği hangi özlenen günün anısıydı tahmin etmek mümkün değil, yine de belli ki andan zevk aldığımı duyduğum nadir zamanlardan biriymiş. oysa ben temmuzları hep yaz sonunun korkusuyla yaşardım, o ...

shrink

ne zamandı emin değilim. hatırlamadığımdan değil, spesifik bir tarih veya olaya dayandıramadığımdan. sanırım zamanla içine çekildim bu bataklığın. dürüstçe, yalnızca içine çekilmedim üstelik; bile bile adımladım çamuru. aklımda hep şu soru vardı: ya tutarsa? yani, "ya batmazsam?" nedenini kestiremiyorum şimdi. zamanını belirleyemediğim gibi sebebi için de kendim dışında birini suçlamaya çekiniyorum. zor olduğundan değil, hayatım boyunca eylemlerinden başkalarını ya da sair şartları sorumlu tutmakta hiç zorlanmadım fakat bu sefer yalnızca tek bir kişiye veya duruma yükleyebileceğimden daha fazlasına dahil oldum. ne mi demeye çalışıyorum? yani diyorum ki, herhangi bir durumdan ötürü mecbur kaldığım şeyleri yapmadım; veya birinin ardından sürüklenmedim. hayır. aksine, beni mahveden, içten içe çürüten ve boşaltan her olayı tamamen hür irademle ve sonuçlarını bile bile tecrübe etmek istedim. belki de ne kadar alçalabileceğimi, gücümün ne kadarına yeteceğini ya da herhangi bir anla...

meşgale

söz bitti

yol

ben çok acılar çektim senden. şarkılarından aramıza giren aylara bir yol düzdüm . hala çalarım, her cuma. şimdi sana sonsuz kırgınım. senin eserin bu parça. tüm yollarımı sen seçtin. zıttına esir olup beni feda ettim. gurur ve nefret boğazımda, beni sen değil ben mahvettim. 

tariz

herkes ne kadar da çok şey biliyor ve yine de muhtaç başkasına dert yanmaya  aynı dertlere farklı maskeler kozmik ritimli mükerrir retrolar  beyninin içi çingene ahtapotu  çilekeş mi yoksa burjuva? akıl almaya giden çok  değil mesele akıl, yakınma  bir muzdariplik yarışında kimde dert onda acınma gipotimiden muzdarip, başkalarının merhametinde eritir "-amadıklarını"   öyle de arsız sanar ki  kurtulduğunu acınmakla! akıl almaya giden çok ama verilen aklı olur mu ki bir ala  amalar ve keşkelerden geçmeden olduğunu yok kabullenen sorsan talepler de dilekler de gırla oysa yok kimsede ne hurç ne para  dilerim ben de iktisat ilminden nasip  doymaz hayalgücüne ve uçkuruna  kıt kaynaklara sığdıramadığın  çatlamış o ar damarına.

motiv

bugün böyle insanın ruhuna müzik kadar dokunabilen bir şey var mı, bilmem. oldukça keyif veren dizeler okuyup düşüncelere dalabilir insan, bir manzara karşısında dakikalarca mest olabilir, hoş bir tablonun renklerinde kaybolabilir, tarihi bir yapıyı gezerken geçmişten geleceğe seyahat edebilir veya sanatın herhangi bir alanında bir ürün meydana getirirerek ya da sadece başkasının eserinden zevk alarak ruhunu doyurabilir insan.  ama kulağına kulaklıklarını geçirip dünyanın hengamesinden sıyrıldığı anda tek bir melodi, bir tını, bir tek sözcüğün sese bürünüşünde hissettirdiği duygu, insanı yavaş yavaş yükselerek yerçekiminden kendini kurtardığı o yerde, devinimsel bir huzur buhranına kapılıp kendini ve dünyayı en uzak noktadan kaygısızca seyrettiği esnada yollarına envai çeşit his döşenerek geçmişten geleceğe uzanan gizemli bir yolculuğa çıkarır. öyle ki birden fark eder insan: müzik sonsuz bir keyif ve ne geçmiş canını yakıyor ne de gelecek korkutuyor onu. çünkü o yolculuğa çıktığı ...

mesafe

birinin ne kadar yaklaşmasına izin verirsen, salladığı her yumruktan o kadar ağır darbe alırsın.

kazık

yazmam lazım bunu. kimseye anlatmaya çalışarak uçmasına izin veremem.  Klişeler zorunlu olarak klişedir çünkü genelgeçerdirler. Bu yüzden klişe dendiğinde çok da yanlış olmayan, kuvvetle muhtemel, bu yüzden de bayağı ve alışılmış senaryolar kastedilir esasen. Klişenin ifade ettiği anlamsa kişiden kişiye değişebilir; kimine bu bayağılık olumsuzluğu çağrıştırırken kimi risksiz bir seçenek olan klişelerden hoşlanarak bahsedebilir. Ama bu ikinci tür insanlar çoğunlukla içine sürüklendikleri hatayı fark etmezler: klişeler genelgeçer olsalar da asla tam anlamıyla maddi gerçeği koşullamazlar. Yani demek istiyorum ki, kendini "klişe" dediğimiz bir durum içerisinde gören kişi bu durumu alışılagelmiş klişe sonlardan biri ile sonlandırmak zorunda değil; hatta bu "klişe" durum esasen hiç de "klişe" olmayan yalnızca kısa süreli aldatıcı bir dış görünüş de olabilir.  Mesela, her zaman "bir şehri güzel yapan içindeki insanlardır" deriz hayatın bir noktasında. H...