Kayıtlar

Yaşlılık

Bir gün ben de kuşları yemler miyim bilmem..

ŞİİRİMİN ADI:SAKIN GELME

aylar var ki duymadım sesini ne adını ne de haberini senle açılan gözlerim yokluğuna kör arıyorum tenimde nefesini aylar var ki dilimde düğümlenmiş acı bir özlem taşıyor dudaklarımdan söyleyemediğim her sözcük bir taş boğazıma oturan adının geçmediği her cümlede boğuluyorum sensizliğe yabancı şu dilimden sızan aylar var ki saatin rakkasında asılı kalmış bir guguk kuşuyum mahkumum hep aynı saati vurmaya bağırıyorum sen sen sen diye sesim kısık sana duyuramıyorum hiç dokunamadım doğru vakte camım çatlak dakikaları sızdırıyorum aylar var ki yanyana duruyor başucumda Senden kalan ıslak deniz kabukları ve sensizliğin savruk bosluğu kızıl bir umutsuzluk taşıyorum omuzlarımda çağ dışı bir köleyim acılarına boyun eğiyorum sorgusuzca aylar var ki gecenin karanlık ellerine sarılıyorum daha cok seviyorum bizi uzun rüyalarda alıştım uyanmaya yastığımda buruk bir ıslaklıkla bu kaçışın sonu yok her sabah yokluğuna uyanıyorum aylar var ki aşkımız uzun demir parmaklıklar ...

Sahibine ulaşamayan bir mektup

Bu mektubu sana göndermeye asla cesaret edemeyeceğimi biliyorum ama Sait Faik gibi ben de yazmazsam deli olacağım, hatta belki çoktan oldum. 'Sen' demek bile ağırıma gidiyor, uzun zamandır adını bile ağzıma alamamışım ki senle nasıl konuşabilirim, aklım almıyor. İşte bu yüzden bu mektup asla 'sana' ulaşmayacak sevdiğim, içim acıyor. Sana sitem edecek kadar güçlü değil zihnim, gereksiz yere bir iki kelime dahi yazacak gücüm kalmadı. Canım öyle acıyor ki şu kağıda, şu mürekkebe akmıyor, dile gelmiyor bir türlü; o çok güvendiğim sözcükler şimdi hiçbir şeyin anlamını doldurmuyor. Sen gittiğinden beri hiçbir kelime hayatımdaki yerine oturmuyor sevgilim, hepsi ayaklandı beni terk etmemek için tek nedenleri var o da geri döneceğine dair ufacık bir umut. Onu da yitirmek üzereyim bu günlerde. Kaç ay oldu sensiz? Senin içinde sensiz? Her sabah senle uyanıp senle uyuduğum kaçıncı ay? Kaç baharda sensiz bu şehre cemre düştü? Sensiz akıp giden şu zamanda ne kadar kayıp ver...
Resim
Geçen zamanı biten tuvalet kağıtlarından takip ettim

Başlıksız bir kırmızı kız

Geceden habersizce sabaha gözlerimi açtığımda huysuzlanarak yatakta dönüp söylenerek kalkıp tuvalet aynasının karşısında şişmiş ve biçimsizleşmiş suratıma bakarak önceki günlerdeki gibi içimden bir küfür savurup acele acele mutfağa gidip aynı kahvaltılıklarla donatılmış mutfak masasının dünden kalma reçel kapları zeytinler ve yarılanmış peynirin karşısına geçtiğimde belki dışarı bakıp da fark etmeyeceğim ya da belki de hiç bakmayacağım ve hazırlanıp evden çıktığımda göreceğim ki inleyişlerini duyamadığım ağaçlarım fırtınaya yenik düşüp dallarını sarkıtmış olacak ve birkaçı belki sırf ben duyamadım diye kırılıp yerlere yolumun üstüne uzanmış solgun ve buruk bana bakıyor olacak en çok da mücadelenin izleri kanatacak gözlerimi ağaçlarım yapayalnız savrulmuş hırpalanmış ve kırılmış olacaklar ve dalları dökülen yaprakları yere düşen her bir zerreleri gecelerce bu fırtınalı uğursuz akşamın ağıtlarını yakacak... Sabaha birkaç ağaç devrilmiş olacak. Sabaha çığlıklar yutulmuş olacak. Sabah...

Tık...tık...tık...tık...tık...

Bekliyordu... Durdu. İçinden bir ses duydu. Dinledi. Geleceğini söyledi. Gitti. Geri döndü, yürüdü. Saat geriye sardı. Kelimeler ağzına doldu. Verdiği nefesi yuttu. Kış  geldi. Yapraklar yere çaldı.  Okudu.  Yürüdü . Yazdı. Yürüdü. Hatırladı... Ve unuttu. Arkasına baktı. Göremedi. Gördü. Bilemedi. Hiçkimseyi sevemedi. Soğuk etini kesti. Eli eline değdi, ağladı. Misket kadar gözyaşı döktü. Bir çiçeğin dibine düştü. Çiçek soldu. Mürekkebi kurudu ucunda çiçek açtı. Baktı sağına, döndü soluna. Bahar geldi, geçti. Masmavi denize boğuldu. Dalgara vuruldu. Kaşı beyaz teni kara oldu. Yukari baktı, gördü. Bir martı buruk gülümsedi. Elinden tuttu. Göğe çıktı gezdi. Martının kanatlarına sarıldı, uçtu. Bir mağaradan çıktı. Güneşi batırdı. Denize vurdu, ağladı. Merdiven indi, merdiven çıktı. Suya baktı, anladı. Aya çıktı parladı. Uludu. Avazı kesildi. Bir melodi duydu salındı. Dans ederek suya daldı. Bir gece vakti ıslandı. Sırılsıklam kuma yattı. Dudağı dudağına dokundu. Ay kı...

Temmuz, 25

Öğle vakti. Güneş dokunduğu yeri sarı parıltılarla yakıyordu. Gökte tek bir bulut, bir tek çizik yoktu. Yumuşak bir mavi alabildiğine uzanmış ufuk çizgisinden denize akıyordu. O çizgide birbirine karışan bu iki mavi dünyada anlaşılmaz bir başkalık vardı. Yalnızlığın ve ıssızlığın ürkütücü gerçekliği lacivert denizin kabaran dalgalarında can buluyordu ve güneş bu manzarayı kutsarmışçasına titreyen parıltılarla denizin üzerinde dalgalanıyordu. Çok ilerilerde çam ağaçları kollarını uzatmıştı göğe. Yeşilliklerin maviye karışmasında alışılmış bir aitlik vardı. Biraz daha yakında yeşilin her tonundan şeftali ve limon ağaçları karışmıştı birbirine; kırmızı açelyalar, mor konsoloslar, turunculu pembeli bin bir renkten bin bir çeşit çiçek serpiştirilmişti aralarına. Kuş cıvıltılarının ve bu sessiz doğanın uyumlu mırıltısı geliyordu kulağa Uzaktan harmonik bir bahçe fıskiyesi eşlik ediyordu manzaraya. Seyrelerek etrafa dağılan su damlaları ağaçların üzerinde narin pırıltılar oluşturuyor, ha...

bir eksik hikayeden

Susuyordu. Gözlerinden, kalbini avuçları arasında sıkan ellerin verdiği dayanılmaz acının parıltısı geçti. Kaşları muhtaç kıvrılışlarla gözlerinin kederine perde geriyordu sanki. Uzaklara bakan bu gözlerde insanın yüreğini sızlatan ve tüm bedenini utançla titretecek asil bir acı vardı. Gururlu bir kadının kendini teslim etmeyen ve kendine acıyarak bakılmasına dayanamayan iradesinin sessiz sessiz içine hıçkırarak narin vücudunu sarsışları ve bilhassa yüzündeki her çizginin  bu acıyla belirginleşerek titreyişine o pembe dudakların tek bir kıpırtıya izin vermeden sessiz kalışında yürek burkan bir masumiyet vardı. İçinden tüm gücüyle haykırarak ağlamak ve kendini birinin kollarına bırakmak gelirken o haşin gururu onu kendi içine hapsetmiş; ne yanmasına göz yumuyordu ne de sönmesine. Boğazında takılıp kalıyordu kelimeleri, o kelimeler ki yükselerek kayaları döven dalgalar gibi boğuyor, boğuyordu onu. Zaman geçti. Karanlık çöktü yeryüzüne. O körpecik gözlere vuran yıldızlar yine elem...

bir garibanın iniltileri

İki kişilik koltuğu paylaşıyorduk. Saçma sapan bir koltuk için bile olsa onunla bir bütünü oluşturmak delicesine mutlu ediyordu beni. Uzaktan güneşin ışıkları saçlarının sarısına, her baktığımda aklıma sütün yumuşaklığını getiren açık; kemikli ve geniş omuzlarına vuruyordu. Omuzlarına bakmak onun ne kadar sert ve kararlı olduğunu anlamaya yeterdi. Susup etrafı izlerken bile bir şeyler anlatmaya çalıştığını anlardın omuzlarından. Boynunun altından narin bir kıvrımla uzanan bu geniş ve kemikli omuzlarda hayata karşı korkusuz bir duruş vardı. Gerdanının berrak ve pürüzsüz parıltısında anaç bir cömertlik ve erkeğine kendini feda edecek bir kadının cesaretli teslimiyetçiliği parlardı adeta ve omuzlarının zarifçe yuvarlanışına güneş vururken, içimden o süt tene dudaklarımı dayayıp kadının varlığını donatan aşkı içmek gelirdi. Tüm acıları köprücük kemiğini sarmıştı adeta. Çektiği dayanılmaz acıları kemiklerinin çekingen ve biçimli uzanışından okumak mümkündü. Herhangi bir kadın değil ama o...