Kayıtlar

kabız

everything but little little

 Hayatta "her şey" olmamıza gerek yok;  "Hepsinden" olsak yeter. 

outsider

yakınımızdaki insanların üzüntülerinde yanlarında olduğumuzu göstermek için büyük çaba harcıyorsak bu ya onların bu durumla hakkıyla başa çıkma güçlerinden şüphe duyduğumuzdan ya da onların yaşamına dair çok özel bir alandan dışlanma korkumuzdandır.  her iki durumda da değer verdiğimiz kişinin üzüntüsünü, acısını kendi başına yaşama hakkına müdahale ederek kişisel alanını ihlal etmiş oluruz. özellikle ikincisinde, o kişinin yaşadığı duygusallıktan dışlanmış olmak; onun için önemli olan bir duygusal durumun bizsiz hatırlanacak olması ve her duyguyu beraber yaşayacak kadar hayatında yer edinememiş olma düşünceleri ile hareket ederiz -ki bu safi bencillikten başka bir şey değildir.  çünkü bu, o kişinin bizsiz de var olduğunu kabul edememeye ve hayatın her anında ona dahil ve sahip olma arzusuna işaret eder. kaldı ki değer verdiğimiz bir kişinin her duygusunu paylaşmak mümkün olmadığı gibi herhangi bir yakınlık derecesini de belirlemez. 

runaway

Yazmıyorum bu kez. Yazarsam onunla yüzleşmek zorunda kalacağım. Bırak kalsın. Biriksin içinde ya da harlanmadan sönsün. Ya da bardak bardak su dök ama ne sönsün ne yalazlansın. İçinde çıtırdasın duy ama kulak verme. Onu düşünme. Hissetme. Hissettirdiklerine de kulak verme. Kaç yine sen. Her zaman kaçtığın gibi ama durma bu kez soluklanmaya bile. Arkana bakmadan kaç. Tüm hızınla ve kuvvetinle. Bir an tereddüt edecek olursan seni kabuslarında boğacağını bil. Tek bir kelimeyi değer görüp de dile getirirsen ona dair, dilinin tutulup kelimeler altında ezileceğini hatırla. Hadi bakma öyle boşluğa! Dalma uzaklara kısa da olsa. Anlam da arama öyle her şeyde. Dünyayı seyredip sahte romantizmlere de kapılma. İnsan hayatından yola çıkıp öyle duygulu laflar da etme. Yakınma sürekli. Bir sen varsın zannetme. Yalnızlığı da bir an için olsun aklına diline koyma. Hadi kalk bu kez şımarma, artık büyüdün. Sen iyisi mi koşmaya başla, çok bile yazdın.

mani

daha önceleri, yakıcı sıcağın yerini ılık bir kızıllığa terk ettiği yaz akşamüstlerinin ve yazla beraber umutların da sonuna gelinen bu zamanda, ilk defa her şey yeni başlıyordu. içimi umutla dolduran bu temmuz havasında garip bir hafiflik vardı. sanki saçlarımın ucundan damlayan su, esen yele dokundukça ufukta asılı kalan kızıllığa karışarak gökyüzünün moruna akıyordum.  başımı uzattığım pencereden hızlanarak vuruyordu yüzüme akşam rüzgarı, ankara geceleri yazları da serin olurdu. geceye hazırlanan rüzgar ıslak saçlarımı adeta okşuyordu; nefesime gülücükler dolduruyordu, bilmem neden...  hiçbir zaman iyimser bir insan olmadım ama bazı bazı içim yaşama dair umutlarla dolar böyle. geçmişten bir koku, havanın ağırlığı, kısa bir melodi, bir anı, hatırlayış... bu temmuz yelinin aklıma estirdiği hangi özlenen günün anısıydı tahmin etmek mümkün değil, yine de belli ki andan zevk aldığımı duyduğum nadir zamanlardan biriymiş. oysa ben temmuzları hep yaz sonunun korkusuyla yaşardım, o ...

shrink

ne zamandı emin değilim. hatırlamadığımdan değil, spesifik bir tarih veya olaya dayandıramadığımdan. sanırım zamanla içine çekildim bu bataklığın. dürüstçe, yalnızca içine çekilmedim üstelik; bile bile adımladım çamuru. aklımda hep şu soru vardı: ya tutarsa? yani, "ya batmazsam?" nedenini kestiremiyorum şimdi. zamanını belirleyemediğim gibi sebebi için de kendim dışında birini suçlamaya çekiniyorum. zor olduğundan değil, hayatım boyunca eylemlerinden başkalarını ya da sair şartları sorumlu tutmakta hiç zorlanmadım fakat bu sefer yalnızca tek bir kişiye veya duruma yükleyebileceğimden daha fazlasına dahil oldum. ne mi demeye çalışıyorum? yani diyorum ki, herhangi bir durumdan ötürü mecbur kaldığım şeyleri yapmadım; veya birinin ardından sürüklenmedim. hayır. aksine, beni mahveden, içten içe çürüten ve boşaltan her olayı tamamen hür irademle ve sonuçlarını bile bile tecrübe etmek istedim. belki de ne kadar alçalabileceğimi, gücümün ne kadarına yeteceğini ya da herhangi bir anla...

meşgale

söz bitti

yol

ben çok acılar çektim senden. şarkılarından aramıza giren aylara bir yol düzdüm . hala çalarım, her cuma. şimdi sana sonsuz kırgınım. senin eserin bu parça. tüm yollarımı sen seçtin. zıttına esir olup beni feda ettim. gurur ve nefret boğazımda, beni sen değil ben mahvettim. 

tariz

herkes ne kadar da çok şey biliyor ve yine de muhtaç başkasına dert yanmaya  aynı dertlere farklı maskeler kozmik ritimli mükerrir retrolar  beyninin içi çingene ahtapotu  çilekeş mi yoksa burjuva? akıl almaya giden çok  değil mesele akıl, yakınma  bir muzdariplik yarışında kimde dert onda acınma gipotimiden muzdarip, başkalarının merhametinde eritir "-amadıklarını"   öyle de arsız sanar ki  kurtulduğunu acınmakla! akıl almaya giden çok ama verilen aklı olur mu ki bir ala  amalar ve keşkelerden geçmeden olduğunu yok kabullenen sorsan talepler de dilekler de gırla oysa yok kimsede ne hurç ne para  dilerim ben de iktisat ilminden nasip  doymaz hayalgücüne ve uçkuruna  kıt kaynaklara sığdıramadığın  çatlamış o ar damarına.